16 Ocak 2012 Pazartesi

TÜRKİYE'DE İLKLER


MECLİS'E GİREN İLK KADIN MİLLETVEKİLLERİ
Mebrure Gönenç (Afyon )
Satı Çırpan (Ankara )
Şükran Orsbaştuğ (Antalya )
Sabiha Gökgül (Erbay ) (Balıkesir )
Şekibe İnsel (Bursa )
Hatice Özgener (Çankırı )
Huriye Öniz (Diyarbakır )
Fatma Memik (Edirne )
Nakiye Elgün (Erzurum )
Fakihe Öymen (İstanbul )
Benal N. Anman (İzmir )
Ferruh Güpgüp (Kayseri )
Behire Morova (Konya )
Mihri Pektaş (Malatya )
Meliha Ulaş (Samsun )
Esma Nayman (Seyhan )
Sabiha Görkey (Sivas )
Seniha Hızal (Trabzon )

İLK KADIN
İlk kadın opera sanatkârı Semiha Berksoy
İlk kadın Yüksek İdare Mahkeme Başkanı Firdevs Menteşe
İlk kadın Sendika Başkanı Dervişe Koç
İlk Türk kadın pilot Sabiha Gökçen
İlk kadın Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı verilmesi konusundaki öncü Prof. Dr. Afet İnan
ilk kadın Sayıştay üyesi Fahrünisa Yetmen
İlk kadın Danıştay üyesi Şükra n Esmerer
İlk kadın Radyo spikeri Emel Gazimihal
İlk kadın TV spikeri Nuran Emren
Dünya Güzeli ilk Türk kadını Keriman Halis
ilk kadın bakan Prof. Türkan Akyol
İlk kadın TBMM Başkanvekili Neriman Neftçi
İlk kadın Belediye Başkanı Sadiye Ardahan
İlk kadın muhtar Gül Hanım
İlk kadın savcı N. Meliha Sanu
İlk kadın Avukat Süreyya Ağaoğlu
İlk kadın jet pilotu Leman Altınçeki ç (Bozkurt )
İlk kadın subay Ülkü Sema Toksöz
İlk kadın emniyet müdürü Ş. Feriha Sanerk
İlk kadın Polis memuru A. Betül Diker
İlk kadın zabıta memuru Afife İpek
İlk kadın çöpçü Elif Yazgandır
İlk kadın büyükelçi Filiz Dinçmen
İlk kadın Hazine Genel Müdürü Aysel Gönül Öymen
İlk kadın hesap uzmanları Müşerref Çallılar Güzide Amark
İlk kadın genel müdür Mükerrera Aker
İlk kadın Yüksek Mühendis Sabiha Ecebilge (Güryaman )
İlk kadın yüksek mimar Münevver Gözeler
İlk kadın doktor Fıtnan Celal Taygun
İlk kadın Dişhekimi Ferdane Bozdoğan Erberk
İlk kadın eczacı Ruki e Kanat Arran
İlk kadın hostes Adile Tu
 
İLK ZİRAAT OKULU
1863 yılında İstanbul' da açıldı. Yeşilköy yakınlarındaki Ayamama Çiftliği' nde kurulan bu okul, ileride gerçekleştirilecek bir basma fabrikasının işleyeceği pamukları, çağdaş teknik ölçülerle yetiştirmek amacıyla eğitime başladı. Ancak, umulan sonuç alınamadığından, 4 yıl sonra okul kapandı.
 
İLK YERLİ FİLMİN ÇEKİMİ
Birinci Dünya Savaşı' na Osmanlıların girmesinden sonra oldu. İlk film de, Almanya' nın yanında Rusya'ya resmen savaş açılmasından üç Gün sonra çevrildi. İlk savaş günlerinin coşkusuna kapılan bir topluluk, İstanbul yakınlarındaki Ayastefanos ( Yeşilköy )' de bulunan bir Rus anıtını yaktı. Anıt yakılırken, yedek subaylığını yapmakta olan Fuat Uzkınay da "alıcısı" ile bu olayı görüntüledi. Böylelikle, 14 Kasım l914' e Yeşilköy' deki "Rus Anıtı'nın Yıkılışı" adıyla 150 metrelik ilk Türk filmi meydana gelmiş oldu.
 
İLK YELKEN YARIŞLARI
1912-14 yıllarında, İstanbul' da oturan İngiliz yelkencilerince düzenlendi. Ülkenin ilk yelken kulüpleri olan Moda, Büyükada ye Bakırköy kulüplerinin kurucuları da, yine İngilizler olmuştu. Türkiye' de ilk resmi ve kurallara uygun yelken yarışı, 12 Ağustos 1932 Günü düzenlendi. Yurt dışında kupa kazanan ilk Türk yelkencisi unvanı ise Demir Turgut' a aittir. Yelkende ilk karşılaşmamız da, 1936 yılı Berlin Olimpiyatları' yla başladı. İlk yelken Milli Takımı, Bezhat Baydar, Dr. Demir Turgut ve Harun Ünsal' dan oluşmuştu.
 
İLK YÜZME SPORU
Çağdaş anlamda ilk kez 1910 yılında yapıldı.Yüzme sporunun Türkiye' ye yayılıp tutulmasına büyük katkıda bulunanlar Selahattin Türsen (ilk direnme yüzücümüz), Sait Selahattin Cihanoğlu (ilk sürat yüzücümüz) , Kema l Bey (ilk kule ve tramplen atlayıcımız), Galatasaraylı Şeref Hüsamettin Bey ile "Yedibela " Fahri Avad ' dır.
Yurdumuzda ilk yüzme yarışı, Galatasaray Kulübü' nce 15 Eylül 1923 günü İstanbul Büyükada' da düzenlendi. Nejat Abut, Hikmet Melih ve onların ardından Suat Erler, o dönemin unutulmaz yüzücüleridir.
Türkiye'de ilk yüzme havuzu, Ekrem Rüştü Akömer' in uğraşıyla 17 Temmuz 1931 günü Büyükdere' de açıldı. 25 metre genişlik ve 50 metre uzunluktaki havuzda o gün yapılan yarışları, Beylerbeyi yüzücüleri kazanmışlardı. Yüzme dalında ilk dış karşılaşma, 1934 yılında Moskova' da yapıldı. Bunu, daha sonra Leningrad' da yapılan izledi. Bu yarışmalara katılan takımlarımız, ne yazık ki bir varlık gösterememişlerdi.
İlk yüzme takımımız, şu sporculardan oluşuyordu:
"Fenerbahçe' den Leyla Asım Turgut , İstanbul Yüzme Kulübü' nden Cavidan Erbelger, Galatasaray' dan Naili Moran, Suat Erler, Halil Dalhan, Mehdi Ağaoğlu, Orhan Saka, İzmir Karşıyaka' dan Alparslan, Beykoz' dan Safvan Serim, Karamürsel' den İhsan Keskin ve Beykoz' dan Adnan. "
Ülkemizde, yüzme dalında ilk yabancı karşılaşma ise 1937 yılında İstanbul Moda Yüzme Havuzu' nda Macaristan ile yapıldı.
 
İLK Voleybol OYUNU
1919-1920 yıllarında oynanmaya başladı. Bir Amerikan örgütü olan YMCA' nın, Basketbolün yanı sıra voleybole de önem vermesi ve bir özel salon açtırmasıyla bu spor türü yurdumu za girdi. Salonun müdürü olan Amerikalı Dr. Driver' in bu konudaki çabaları, voleybolün sevilmesine yol açtı. Dr. Driver' e yardımcı olan kişi ise Selim Sırrı Tarcan' dır. Bu oyun ilk kez, Erkek Öğretmen Okulu' nda Türkler tarafından oynandı.
Türkiye'd e ilk kez Suphiye Rifat adında bir kız, Fenerbahçe Erkek Takımı' nda voleybol oynadı ve 1928 yılında bu takım, İstanbul şampiyonu oldu. Bu olay, Türk voleybol geçmişinin ilginç unutulmaz bir anısıdır. Suphiye, Fenerbahçe Kız Voleybol Takımı' nın da kaptanıydı.
 
İLK KADIN VETERİNER
1933 yılında Erenköy Kız Lisesi' ni bitirdikten sonra, "doktor" olmayı düşünürken, fikir değiştirerek Yüksek Ziraat Enstitüsü' ne kaydını yaptıran Sabire Aydemir, okuldan mezun olduktan sonra "ilk Türk kadın veterineri " unvanını aldı. 2 yıl çeşitli laboratuvarlarda çalıştıktan sonra, tekrar okuluna "asistan" olarak dönen Aydemir, 1945 yılına kadar bu görevini sürdürdü. Daha sonra Pendik, İnebolu, Ünye,Fatsa ve Samsun' da 1920' ye kadar mücadele veterinerliği yapan Aydemir, emekli oldu.
 
İLK YAZ SAATİ UYGULAMASI
1 Temmuz 1940 günü yürürlüğe giren Bakanlar Kurulu kararıyla başladı. Bir çeşit Elektrik kısıtlaması olan yaz Saati uygulamasında yur dumuzda ilk kez Saatler bir Saat geri alınmıştı.
 
İLK TÜRK PİLOTLARI
İlk Türk pilotları Süvari Üsteğmeni Fesa Bey' le İstihkâm Teğmeni Yusuf Kenan Bey' dir. 1911' de havacı yetiştirilmek için gönüllü subaylar arandı. Paris' te Bleno Havacılık Okulu' na gönderilen bu iki gönüllü Türk subayı, 1912' de okulu bitirdiler. O yılın Şubat ayında Fransa' dan alınan iki uçakla Fesa ve Yusuf Kenan beyler, uçmaya başladılar.
 
UÇAĞA BİNEN İLK KADIN
Uçağa binen ilk kadın Belkıs Şevket' tir . "Müdafaa-i Hukuk Nirva " denilen Kadın Hakları Koruma Derneği üyesi olan Belkıs Şevket, 1913' te Fethi Bey' in yönettiği uçağa binerek, İstanbul üzerinde do- laştı.
 
ULUSLARARASI OLİMPİYAT KOMİTESİ'NDE İLK TÜRK
Türkiye' yi uluslararası Olimpiyat Komitesi' nde temsil eden ilk Türk, Selim Sırrı Tarcan' dır. Tarcan, 1908-193 0 yılları arasında, sıkı olimpiyat kurallarını yerine getirerek Türkiye' yi temsil etme hakkını elde etti. Onu, 1930-33 yıllarında Kemalettin Sami Paşa, 193?- 52 yıllarında da Reşit Saffe Atabinen ve 1955' ten sonra da Suat Erler izlediler.
 
İLK TÜRKÇE BASIMEVİ
Osmanlılarda basım işleminin Türkçe olarak yapılması, ilk kez Macar asıllı İbrahim Müteferrika tarafından başarıldı. İstanbul' da bir basımevi kurmak isteyen Sait Efendi ile tanışınca, Türkçe basımevi açmanın yollarını araştıran Müteferrika' ya, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa yardım etti. Dış ülkelerden araç ve gereçler satın alındı. Yalova' da bir de kâğıt fabrikası kuruldu. Bütün eksikler tamamlanınca, ilk Türk basımevi, Müteferrika' nın Sultanahmet' teki evinde çalışmalarına başladı. 1727 yılında da dizgiye geçildi. Basılan ilk kitap ise, Vankulu Mehmet Efendi' nin iki ciltlik " Lûgat- i Vankulu " (Vankulu' nun Sözlük Kitabı ) adlı sözlüğüdür. Bu sözlük 1729' da yayınlanmıştır.
 
İLK TÜRKÇE SÖZLÜK
Kaşgarlı Mahmut' Un Araplara Türkçe öğretmek amacıyla 1072 - 1074 yıllarında yazdığı " Divan-ı Lûgati' t - Türk " (Türk Dilleri Sözlüğü) adlı eseridir. 7 bin 500 sözcük içerir.
 
İLK TÜRKÇE GAZETE
1 Kasım 1831' de özel bir emirle yayınlanan " Takvim- i Vekayi " dir. Yönetiminden Esut Efendi sorumluydu. Konuları dış olaylar, alım - satım ve devletle ilgiliydi. Padişahlığın kaldırılışına kadar yayımlandı. 4068. sayısından sonra TBMM Hükümeti tarafından "Resmi Ceride" adıyla çıkmaya başladı. Günümüzde "Resmi Gazete" olarak yayınını sürdürüyor.
 
İLK TOPLU SÖZLEŞME
Dünyada ve Türkiye' de ilk toplu sözleşmenin 1776 yılında Kütahya'da yapıldığı sanılmaktadır. Halen, aslı Kütahya Arkeoloji Müzesi' nde bulunan bir belgeye göre Türkler, işçi haklarına öncülük etmiştir. İngilizlerin ilk sözleşmenin 1815 yılında İngiltere' de yapıldığını iddia etmelerine karşılık, yapılan araştırmalar, ilk toplu sözleşmenin, Kütahya'da yapılan "Fincancılar Anlaşması " olduğunu ortaya çıkardı. Seriye Mahkemesi sicillerinin tasnifi sırasında bulunan anlaşma metnine göre, 1776 yılında Kütahya' da mevcut 24 çini ve fincan atölyesinde çalışan çok sayıda usta ve işveren ile Anadolu Valisi Ali Paşa zamanında bir sözleşme yapılarak işçi hakları tescil edildi
 
İLK TV YAYINI
Ülkemizde ilk Televizyon yayınlarını, İstanbul Teknik Üniversitesi başlattı. Yayınlarla ilgili çalışmalara 1950 yılında geçildi. Projenin uygulama alanına girmesi, verici cihazlarının gelmesi 1952' de tamamlandı. Aynı yıl da yayına geçildi. Yayınlar, cihazların yetersiz oluşu ya da tahsisat yokluğu nedenleriyle daha çok stüdyo çalışmalarıydı. Ancak, bir keresinde Kamera, Taşkışla' daki Teknik Üniversite binasının damına çıkarıldı ve Mithatpaşa Stadyumu' nda oynanan bir futbol maçı, oradan görülebildiği kadarıyla seyircilere iletildi. Teknik Üniversite' nin yayınlarını izleyenlerin sayısını kesin olarak söylemek mümkün değildi. Zira, TV sahiplerinden hiçbirinin PTT' ye kaydı yoktu.
Bununla birlikte, İstanbul' da o yıllarda iki bin televizyon alıcısının bulunduğu tahmin ediliyor. Her cihazın en azından 5 kişi tarafından seyredildiği düşünülürse, Teknik Üniversite' nin televizyon yayınlarını on bin kişinin izlediği söylenebilir. TV yayınlarının yayın çevresi de kesin olarak bilinmiyordu. Ancak, TRT Televizyonu, 1964' te resmen kuruldu. İlk kuruluş yeri, Ankara' daki Mithatpaşa Caddesi' nde bulunan stüdyo idi. 31 Ocak 1967 akşamı ilk resmi televizyon yayını, Ankara' da yapıldı.1968' de Almanya' dan sağlanan 5 KW' lik verici ile kapalı yapılan yayınlar, devreden çıkarıldı. 31 Ocak 1968' de ise TV deneme yayınları haftada 3 gün olarak başladı. Bu deneme yayınları 3 yıl sürdü.
Yayınlar, 31 Ocak 1971' de 4 güne, 21 Haziran 1972' de de 5 Güne çıkarıldı. 1971 Ekim' inde İstanbul - İzmir - Ankara radyolink sistemi, TV nakline müsait hale geldi. TRT, Ankara programlarını 1 Aralık 1971' de Çamlıca' daki PTT radyolink terminali vasıtasıyla İstanbul' a aktardı. Bu yayınlar, 26 Ağustos 1972' ye kadar İstanbul seyircisine yine İstanbul Teknik Üniversitesi Televizyonu aracılığıyla seyrettirildi. 30 Ağustos 1972' den itibaren ise Çamlıca' daki istasyon, 2.5 KW güçlü yayına geçti.
TV ' nin kendi ürettiği programlar, yayınların yüzde 72' sini, dış kaynaklı yayınlar ise yüzde 28' ini teşkil ediyordu.
Mahmut Tali Öngören, TRT' nin ilk Program Dairesi Başkanı ve Ankara Televizyonu' nun ilk müdürü oldu.İlk müdür olan Naum Efendi, Tiyatrosunda ilk kez yabancı Tiyatro kumpanyalarının temsillerini oynattı.
Beyoğlu yakasında 1862' ye kadar yabancı dilde oyun oynatma yetkisi, Naum Efendi' ye verilmişti. Bu süre, beş yıl uzatıldı. 1870' te çıkan bir yangında, Naum Tiyatrosu kül oldu.Yerine, ünlü Hristaki Pasajı yapıldı.
Naum Tiyatrosu' nun Türk seyircisinden gördüğü büyük ilgi üzerine Güllü Agop, İstanbul Gedikpaşa' da bir tiyatro açtı. O da Ermenice oyunlara yer verdi. Türkiye' de Türkçe oyun " ilk kez " Güllü Agop' un tiyatrosunda oynandı. Bu oyunun adı, " Sezar Borjiya " idi. 1868 yılında sahnelendi . Namk Kemal ve Âli Bey' in de desteklediği Gedikpaşa Tiyatrosu, bir süre sonra yalnız yerli oyunları sergilemeye başladı.
 
İLK KADIN TV SPİKERİ
Türkiye' de ilk deneme TV yayını başladığı srada, Ankara Üniversitesi Dil - Tarih ve Coğrafya Fakültesi İngiliz Filolojisi' nde okuyan Nuran Emren (Devres), spikerlik için açılan sınava katıldı. Sonuçlar açıklandığında, büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Kazananlar arasında adı yoktu çünkü. Ancak, 3 gün sonra sınav iptal edildi ve yeni sınavı kazanmayı başaran, biri erkek, öteki bayan iki kişiden biri oldu. Nuran Devres, böylece " İlk kadın TV spikeri " olma unvanını aldı. Ancak, 3 yıl sonra evlendi ve mesleğini bıraktı.
 
İLK TELEFON
Yurdumuzda ilk telefon, Meşrutiyet' in ilanından sonra girdi. İlk telefon santralını da, İstanbul' da 1911' de İngilizler kurdu. İkinci telefon santralı İzmir' de, üçüncüsü de 1926' da Ankara' da açıldı. Ankara santralı, ülkemizin ilk " otomatik " telefon santralıdır.
 
İLK SİNEMA GÖSTERİSİ
İstanbul Galatasaray' da, ünlü Sponek birahanesinde Polonyalı Vaynberg tarafından düzenlendi. Bu olayı, Ercüment Ekrem Talu, " Perde - Sahne " dergisine yazdığı " İstanbul' da ilk sinema ve ilk gromofon " başlıklı yazısında şöyle anlatır:
"Çocuktum, sekiz - dokuz yaşlarında vardım. Tam tarihini söyleyemeyeceğim ama, sanırım 1896 - 97 yıllarıydı. Bir cumartesi günü, rahmetli ağabeyim Nejat' la birlikte okuldan çıktık. Cihangir' deki evimize gidecektik. Yatılı olmayan arkadaşlarımızdan birisi, ' Duydunuz mu? ' dedi. ' Şurada Sponek' in salonunda bugün sinematograf (sinema sözcüğünün kısaltılmamışı) göstereceklermiş. İlginç bir şeymiş diyorlar, yeni bulunmuş... Fotoğrafın canlısı gibi bir şey imiş '. Ağabeyimle ben, çocuk, bizimle Alay ediyor sandık, ama o içtenlikle konuşuyordu. ' Saa t 4' te başlıyormuş, ben gideceğim ' diye sözünü tamamladı. "
Ercüment Ekrem Talu, ilk sinema gösterisini, yukarıdaki cümlelerle anlattıktan sonra, şöyle tamamlar:
" Bütün gösteri, yarım saat sürdü. Seans, geceye de birkaç kez yinelenecekti. Çıktık. Fennin bu buluşunu birbirimize anlatmaya, çözümlemeye çalışıyorduk. Aklımız bir türlü eriniyordu. İstanbul halkının çoğunluğu da bu konuyu konuşuyordu. Kimi, bu sihirli buluşu günah sayıyor; kimi, gidip gördüğünden ötürü tövbe edip, Tanrı' ya bağışlanmasını yakarıyordu. İşte ilk sinema, sinematograf adıyla İstanbul' a böyle geldi. "
 
İLK SİNEMA SALONU
1908' de açıldı. İstanbul' da, Tepebaşı Şehir Tiyatrosu' nun eski komedi binasında Pate şirketinin Türkiye temsilcisi Vaynberg tarafından yaptırıldı. " Pate " adlı bu ilk sinema salonunun mimarı, Kampanaki idi. Sinemanın adı sırasıyla Pate, Anfi, Asri ve Ses olarak değişti. 1912 yılında İzmir Kordon' da açılan ikinci sinemadan sonra, 1914 başlarında İstanbul Beyoğlu' nda " Palas " sineması kuruldu. Onu, Taksim Alanı' nda şimdiki Devlet Tiyatrosu salonunun yanındaki yerde bulunan " Majik " sineması izledi. İlk Türk sinema salonu ise, 19 Mart 1914 günü " Milli Sinema " adıyla İstanbul' da Fevziye Kıraathanesi' nde açıldı.
 
SESLENDİRİLEN İLK FİLM
Senaryosunu Nazif Tepedelenlioğlu' nun yazdığı " Bir Millet Uyanıyor " adlı filmdir. 1932 yılında çevrilen film, Türkiye' de seslendirildiği ve Muhsin Ertuğrul' un en önemli yapıtlarından birisi olduğu için ilginçtir. Filmin belli başlı oyuncuları Ferdi Tayfur, Atıf Kaptan, Naşit Özcan, Emel Rıza ve Kevser' di. Mustafa Kemal Atatürk' ün Söylev' inden derlenmiş olaylardan esinlenerek yazılmış senaryonun, sağlam bir yapısı olmadığı için bu film, beklenen başarıyı elde edemedi.
 
İLK SESLİ FİLM STÜDYOSU
1932 yılında İpek Film Şirketi kuruldu. İstanbul' da Nişantaşı' ndaki bir büyük fırın, yeni baştan düzenlenerek " stüdyo " durumuna getirildi. Bu sesli film stüdyosunun ilk eseri, Muhsin Ertuğrul' un yönetmenliğini yaptığı, " Bir Millet Uyanıyor " adlı filmdi. Sesli film stüdyosunun yönetmeni ise, Morhen adlı bir Alman ses mühendisiydi.
 
İLK KADIN SİNEMA OYUNCUMUZ
" Ateşten Gömlek " te oynayan Bedia Muvahhit ile Neyyire Neyir (Ertuğrul)'dir. Sahnede olduğu gibi beyazperdede de o zamanlar, Müslüman kadınların çalışması yasaktı. 1918' de bazı Türk kızları, öğrenci olarak " Darülbedayi "ye alınmışlarsa da, bunlar sahneye çıkamamışlardı. İçlerinde Afife Hanım, 1920' de Kadıköy' deki Apollon (Hale ) Tiyatrosu 'nda " Jale " takma adıyla sahneye çıkınca, işe polis karışmıştı. 1921' de Darülbedayi' de Müslüman kadınların çalıştırılmaması, resmi yoldan bildirildi, ancak aynı yıl Afife ile Şaziye Moral hanımlar, bir başka temsilde oynadılar. İki sanatçı da, bu yüzden mahkemelik oldular.
Muhsin Ertuğrul, " Ateşten Gömlek " i çevirirken, filmin ulusal konusundan cesaret alarak, başlıca kadın kahramanlar olan Ayşe ile Kezban' ı, Türk oyuncularının canlandırmasına çalıştı. Ayşe için Darülbedayi oyuncularından Muvahhit' in eşi Bedia Muvahhit seçildi. İkinci rol için gerekli kimse bulunamayınca, gazetelere ilan verildi. Vasfi Rıza Zobu, bir anısındaki ikinci rol için, " nasıl kız oyuncu " bulunduğunu şöyle anlatır:
"İkinci rol için genç bir Türk kızı bulunamamıştı. Gazetelere ilan ettiler. Ertesi gün tek bir Türk kızı başvurdu. Kemal Film' in bürosu, Sirkeci' de, Ali Efendi Sineması' nın üstündeki iki küçük odanın içinde idi. O Gün, büroya uğradığımda, Neyyire' yi gördüm. Kolejde öğrenciymiş. ' Film için müracaat etti. Muhsin' i bekliyor ' dediler."
 
TÜRK TARİHİNDE İLK SANSÜR
Türk tarihinde basına " ilk sansür ", 11 Mayıs 1876 'da " Âli Kararnamesi " ile konuldu. Gazetelerin, yayınlanmadan önce denetlenmesini emreden bu kararname üzerine, " Basiret "
gazetesi şöyle bir ilanla çıkmıştı: " Matbaamızın makinesii bozulduğundan, gazetemiz birkaç gün yayınlanmayacaktır. "
" Sabah " gazsetesi ise ilk gün " sansür " ün yasakladığı yazıların yerini " boş " bırakarak yayınlandı. Ancak, tüm bu direnişler, tarih boyunca hemen her dönemde, sansürün basının üzerinde " Demokles' in Kılıcı " gibi sallanmasını önleyemedi.
 
TÜRK TARİHİNDE İLK SEÇİM
II. Abdülhamit' in tahta geçmesinden kısa bir zaman sonra, Kanun-ı Esasi kabul edilerek Osmanlı Devleti' nde meşruti bir idare başladı. Kanun- ı Esasi' de seçim yapılarak bir meclisin kurulması öngörülmüştü. Bu nedenle, Türk tarihinde ilk seçim 1877' de yapıldı. Ancak, bu seçimler bir seçim yasasına göre gerçekleştirilmedi. İllere, önemlerine göre kaç milletvekili çıkarabilecekleri bildirildi. İlk seçimlerde halk, oy kullanmadı. İl meclisleri seçim yaptı. Bu seçimler sonunda seçilen temsilciler, padişahın tayin ettiği Âyân Meclisi üyelerinden meydana geldi. İlk Milli Meclis de 19 Mart 1877' de Dolmabahçe Sarayı' nda ilk toplantısını yaptı. Daha sonra Sultanahmet' teki Darülfünun binasında çalışmalarına başlayan bu meclisin ilk görevi, bir seçim kanunu hazırlamaktı. Ancak, 1877-78 Osmanlı - Rus Savaşı' nın başlaması üzerine, Meclis 20 Haziran' da dağıldı. Aynı yıl içinde yine seçim kanunu olmadan, birinci seçimde olduğu gibi yeni bir seçim daha yapıldı. Türk tarihinde ilk " Seçim Kanunu " da, bu ikinci meclis tarafından yapılmıştır. Ama, bunun ömrü de uzun sürmedi ve II. Abdülhamit tarafından feshedildi.
 
SATRANÇ ŞAMPİYONASI
Satranç oyununun ülkemizdeki geçmişi oldukça eskidir. Bu gerçeği, günümüzden 450 - 500 yıl önce yazılmış yapıtlardan öğreniyoruz. Bunlardan ilki, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Seferihisarlı İsmail Şaban' ın derlediği elyazmasıdır. Bu kitap, satrancın yararları ve geçmişini anlatmaktadır. İkinci kitap da, 1680 yılında Kahire Mevlevihanesi Şeyhi Vanlı Dede' nin Mısır Valisi Abdurrahman Paşa' ya gönderdiği kitaptır. Bu kitapta, oyunun ilk kez Hindistan' dan çıkıp, İran' a, oradan da Anadolu' ya geçtiği anlatılmaktadır. Türkiye' de ilk ferdi satranç yarışması ise, 1965' te yapıldı. Bu ilk yarışmayı, Seracettin Bilyap kazanmıştı.
 
İLK RESİMLİ POSTA PULU
Edirne' nin düşman işgalinden kurtarılışının anısına çıkarıldı. 1913 yılına gelinceye kadar Türk pullarında resim kullanılmadı. Bu ilk resimli posta pulumuz, Londra' da bastırılmıştı. Edirne' deki Selimiye Camii' nin resmiyle süslüdür.
 
TARİHİMİZDE İLK RASATHANE
1575 yılında, III. Murat tarafından İstanbul' da Tophane Tepesi' nde yaptırıldı. " İstanbul Rasathanesi " adıyla anılan bu kuruluşun başında, Takiyüttin Mehmet bulunuyordu. 15 bilginin katıldığı çalışmalarda, gözlemler ve yıldızların belirli zamanlardaki yerlerini gösteren çizelgeler yapıldı. 1580 yılında Şeyhülislam, padişaha sert bir mektup gönderdi. Bunun üzerine; III. Murat, rasathaneyi, Kılıç Ali Paşa' ya verdiği buyrukla yıktırdı. Türkiye' de çağdaş anlamda ilk rasathane,1911 yılında İstanbul 'da, Kandilli sırtlarında Eatin Hoca diye anılan Fatin Gökmen tara fından kuruldu. Günümüzde de hizmet veren bu rasathane, Türkiye' nin en büyük gözlemevidir.
 
İLK RENKLİ FİLM
1953 yılında Muhsin Ertuğrul' un yönettiği " Halıcı Kız " dır. Fotoğraf yönetmenliğini Ahmet Cezmi Ar yapmıştı. İçinde renkli bir parça bulunan ilk Türk filmi de, 1949' da çevrilen '' Çıldıran Kadın" dır. Filmdeki renkli parçada, İstanbul' daki Kızkulesi' nin çok az süren bir görüntüsü yer almıştı.
 
İLK RENKLİ BELGESEL FİLM
1953 yılında Ali İpar' la, İlhan G. Arakon' un hazırladıkları " Bir Şehrin Doğuşu " adlı filmdir. İstanbul' u anlatan film, Berlin Uluslararası Film Şenlikleri' ne katıldı, ancak derece alamadı. Gerçek anlamda ilk belgesel Türk fimi ise, Mazhar Şevket İpşiroğlu ile Sabahattin Eyüboğlu' nun birlikte düzenledikleri " Hitit Güneşi " dir. Bu film, 1956 yılında Berlin Film Şenlikleri' nde ikinci gelerek " Gümüş
Ayı " armağanını aldı. Siyah - beyaz olarak çekilen film, Anadolu' da Arkeolojik kazılarda ortaya çıkan eserleri konu almıştı.
 
İLK RADYO YAYINI
Ankara ve İstanbul' da PTT 'nin posta görevlerinde yararlanmak amacıyla kurduğu 5' er kilovat gücündeki verici istasyonlarından, 1927' yılında yapıldı. Deneme niteliğindeki bu yayınları, 1936' ya kadar Türk Telsiz Telefon Kuruluşu yönetti .
İlk radyo istasyonu da, Ankara' da kuruldu. 28 Ekim 1938 günü sürekli yayınlara başlayan bu yeni Radyo, uzun dalga " Türkiye Radyosu " ve kısa dalga " Ankara Radyosu " adıyla görev yapıyordu. İstanbul Radyosu' nun sürekli yayına başlayışı ise 1 Eylül 1949 günü gerçekleşti.
 
İLK PAZAR TATİLİ UYGULAMASI
Türkiye'de ilk pazar tatili uygulamasına, 29 Mayıs 1935 yılında yürürlüğe giren yasa ile başlandı. Bu yasa çıkmadan önce, hafta sonu dinlenme tatili cuma idi.
 
İLK PETROL ARAMALARI
1887' de Ahmet Necati Bey tarafından İskenderun çevresinde başlandı. Derin olmayan sondajlamayla yapılan bu ilk araştırma, istenilen başarıya ulaşamadı. II. Abdülhamit dev rinde, 1890 yılında Musul ve Bağdat' ta doğal biçimde sızan petrollerden yararlanıldı. 1892' de Mürefte dolaylarında görülen petrol belirtilerinden sonuç elde etmek için bir şirket kuruldu ama, araştırma yapılmadı. 1897' de çıkarılan bir buyrukla, buradaki petrolü çıkarma işi Halil Rıfat Paşa' ya verildi. 1900' de Horadere' de açılan bir kuyudan petrol alındı. Günde iki ton üretilmeye başlandı, ancak 1901' de verim düşünce, bu kuyu kapatıldı. Cumhuriyet' in ilanına kadar yapılan çeşitli aramalardan sonra, 1926' da çıkarılan Petrol Yasası ile, her çeşit aramanın yapılması ve yürütülmesi yetkisi devlete verildi. 1935' de kurulan Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA), Altın ve kömürden sonra, petrol arama ve işletmesini de üzerine aldı. MTA' nın yürüttüğü çalışmalar ve petrol bulunan Raman - Garzan bölgeleri ile Batman' da kurulan petrol rafinerisi, 1954' te çıkarılan bir yasa ile Türkiye Petrolleri A.Ş. ' ye devredildi .
 
İLK NÜFUS CÜZDANI
Türk tarihinde ilk nüfus cüzdanı, 1863 - 1864 yıllarında yapılan sayımdan sonra verildi. " Osmanlı Tezkiresi " denilen bu nüfus hüviyet cüzdanlarının çizgili, düz bir kâğıt belge niteliğinde birer pusula oldukları, tarihçi Lütfi Efendi tarafından yazılmıştır. Cumhuriyet' ten sonra 1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımından sonra , her yurttaşa " nüfus cüzdanı " verildi.
 
İLK NÜFUS SAYIMI
1831 yılında yapıldı. Ancak, bu nüfus sayımı, yalnız erkekleri kapladı ve Anadolu ile Rumeli sancakları, sayımın dışında tutuldu. 1844' te yapılan sayımda ise, kadınlar da sayıldı. Osmanlı sınırları içinde nüfusun 36.5 milyon olduğu, yaklaşık olarak saptandı. 1884' te yapılan üçüncü nüfus sayımında, imparatorluk sınırları içinde kalanların sayısı, 28 milyon 900 bin kişi idi.
Cumhuriyet döneminde, 28 Ekim 1927 yılında yapılan ilk nüfus sayımında ise, Türkiye' de 13 milyon 648 bin 720 kişinin yaşadığı belirlendi. 1935 yılında yapılan ikinci sayımdan sonra, her 5 yılda bir düzenli olarak nüfus sayımları gerçekleştirildi. Nüfus sayımlarını düzenleyen kuruluş, Devlet İstatistik Enstitüsüdür.
 
İLK OSMANLI SARAYI
Osmanlı Devleti' nin ikinci hükümdarı Orhan Bey, ilk Osmanlı başkenti Bursa' da, ilk sarayın yapımını başlattı. Beyazıt zamanında tamamlanan " Bursa Sarayı ", " Timur' un orduları tarafından yıkıldı. Başkentin Edirne' ye taşınmasından sonra, burada da saraylar yaptırıldı . Fatih Sultan Mehmet, İstanbul ' u aldıktan sonra kenti Osmanlı Devleti' nin başkenti yaptı. Bu tarihten sonra da Osmanlıların en ünlü ve büyük sarayları, bu ilimizde inşa edildi.
 
ONDALIK KESİRLERİ UYGULAYAN İLK TÜRK
Dünyada ve Türk tarihinde, matematikte " ondalık kesirler kuralı " nı ilk kez uygulayan Türk, matematik ve Astronomi bilgini Cemşit' tir. Cemşit, " Sayı Anahtarı " adlı ünlü eserinde, herhangi bir dereceden kök almanın yollarını anlattı. Avrupalı matematikçiler, Cemşit' in bu buluşlarını ancak bir yüzyıl sonra öğrenebildiler. Doğum tarihi kesin olarak bilinmeyen Cemşit, 1437' de Semerkant' ta ölmüştür.
 
İLK MORS TELGRAF SİSTEMİNİN KULLANILIŞI
Türk tarihinde Mors Telgraf Sistemi' nin ilk kez uygulanışına, 1855 yılında, yani Kırım Savaşı sırasında başlandı. Haberleşme alanında büyük kolaylıklar sağlayan bu buluş, adını, kendisini yayan Amerikalı Samuel Mors' tan almıştır.
 
İLK MUZUN YURDA GETİRİLİŞİ VE ÜRETİMİ
1870 yılında, Osmanlılar döneminde yurdumuza girdi. Muz, İskenderiye' den Antalya' ya süs Bitkisi olarak getirildi. Bu tür muza " Musa Conson " denir. Yine 1870' te, Musa Kavendiş adlı bir başka türün meyveleri, küçük, fakat güzel ve kokuluydu. Ancak, yine de muzun dışarıdan alımı kolay ve ucuzdu. Gerçek anlamda muz üretimine, 1950' li yıllarda Antalya, Anamur, Alanya, Dörtyol, Fenike ve Adana' da başlandı. Üstün nitelikleriyle Anamur' da yetiştirilen muz, ülkemizde en çok tutulanıdır.
 
İLK MİLLİ BASKETBOL TAKIMI
İlk Milli Basketbol Takımımız, ilk karşılaşmasını Yunanistan' la, 24 Haziran 1936 günü, Beyoğlu Halkevi Spor Salonu' nda yaptı. Bu maçı 49 - 12 kazanan takımımızın kaptanı, Naili Moran idi. Öteki oyuncular ise Sadri Usuoğlu, Nihat Ertuğ , Jak Habib , Hazdayi Penso , Feridun Koray, Dionisos Sakalak ve Hayri Ersebük' tü .
Basketbolun resmen kuruluşu, 1 Mart 1959' da gerçekleşmiştir. 1936' da kurulan bir federasyonla, voleybol ve eltopu (handball) ile birlikte yürütülen basketbol, bu tarihte ayrı bir dal olarak Türk sporuna eklendi.

TÜRK BİLİM İNSANLARI


CAHİT ARF
1910 yılında Selanik'te doğdu. Yüksek öğrenimini Fransa'da Ecole Normale Superieure'de tamamladı (1932). Bir süre Galatasaray Lisesi'nde matematik öğretmenliği yaptıktan sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nde doçent adayı olarak çalıştı. Doktorasını yapmak için Almanya'ya gitti. 1938 yılında Göttingen Üniversitesi'nde doktorasını bitirdi. Yurda döndüğünde İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nde profesör ve ordinaryus profersörlüğe yükseldi. Burada 1962 yılına kadar çalıştı. Daha sonra Robert Koleji'nde Matematik dersleri vermeye başladı. 1964 yılında Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) bilim kolu başkanı oldu. Daha sonra gittiği Amerika Birleşik Devletleri'nde araştırma ve incelemelerde bulundu; Kaliforniya Üniversitesi'nde konuk öğretim üyesi olarak görev yaptı. 1967 yılında yurda dönüşünde Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde öğretim üyeliğine getirildi. 1980 yılında emekli oldu. Emekliye ayrıldıktan sonra TÜBİTAK'a bağlı Gebze Araştırma Merkezi'nde görev aldı. 1985 ve 1989 yılları arasında Türk Matematik Derneği başkanlığını yaptı.;Arf İnönü Armağanı'nı (1948) ve TÜBİTAK Bilim Ödülü'nü kazandı (1974). Cebir ve Sayılar Teorisi üzerine uluslararası bir sempozyum 1990'da 3 ve 7 Eylül tarihleri arasında Arf'in onuruna Silivri'de gerçekleştirilmiştir. Halkalar ve Geometri üzerine ilk konferanslarda 1984'te İstanbul'da yapılmıştır. Arf, matematikte geometri kavramı üzerine bir makale sunmuştur.Cahit Arf 1997 yılının Aralık ayında bir kalp rahatsızlığı nedeniyle aramızdan ayrıldı...

GELENBEVİ İSMAİL EFENDİ (1730 - 1790)
1730 yılında şimdiki Manisa'nın Gelenbe kasabasında doğan Gelenbevi İsmail efendi, Osmanlı İmparatorluğu matematikçilerindendir. Asıl adı İsmail'dir. Gelenbe kasabasında doğduğu için ikinci adı onun bu doğduğu kasabadan gelir. Daha çok Gelenbevi adıyla ün kazanmıştır.
Önce, kendi çevresindeki bilginlerden ilk bilgilerini almıştır. Daha sonra, öğrenimini tamamlamak üzere İstanbul'a gitmiştir. Burada, çok değerli ve kültürlü öğretmenlerden yararlandı ve matematiğini oldukça ilerletti. Müderrislik sınavına girerek kazandı ve 33 yaşında müderris oldu. Bundan sonra kendisini tümüyle ilme verdi. Gelenbevi, eski yöntemle problem çözen son Osmanlı matematikçisidir. Sadrazam Halil Hamit paşa ve Kaptan-ı Derya Cezayirli hasan paşa'nın istekleri üzerine, Kasımpaşa'da açılan Bahriye Mühendislik Okulu'na altmış kuruşla matematik öğretmeni olarak atandı. Bu atama ona parasal yönüyle bir rahatlık getirdi. Bazı silahların hedefe vurmaması, padişah III. Selim'i kızdırmış ve Gelenbevi'yi huzura çağırarak ona uyarıda bulunmuştur. Hedefe olan uzaklığı tahmin ederek gerekli düzeltmeleri yapmış ve topların hedefe vurmalarını sağlamıştır. Gelenbevi'nin bu başarısı padişahın dikkatini çekmiş ve padişah tarafından ödüllendirilmiştir. Gelenbevi, Türkçe ve Arapça olmak üzere tam otuz beş eser bırakmıştır. Türkiye'ye logaritmayı ilk sokan Gelenbevi İsmail Efendi'dir.

EL-HARİZMİEbu Abdullah Muhammed bin Musa El-Harezmi, Özbekistan'da doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Hayatı hakında çok fazla bilgi bulunmamaktadır. Batı bilim dünya-sında en sürekli, en derin etkiler bırakmış matematikçi olarak tanınmıştır. El Harizmi'nin en çok ilgi gören eserleri Kitabü'l muhtasar fi'l Cebr ve'l Mukabele ve Kitabü'l muhtasar fi Hisabü'l Hindi dir. Harizmi, doğu bilim dünyasında cebir ilmine ilişkin ilk eser yazan kişidir. Bu bilim dalı daha önce az çok işlenmiş ve kısmen geometriden ayrı bir ilim dalı olmaya başlamıştı. Birinci dereceden denklemler çözülebiliyordu, hatta hesaplama metodlarıyla ikinci dereceden denklemlere çözüm bulunuyordu. Fakat henüz ikinci derece denklemlerin köklerini bulma yöntemi geliştirilmemişti. İşte El Harizmi'nin El Cebr ve'l Mukabele kitabı ikinci dereceden denklemlerin çözüm yolunu sistemli olarak işleyen ilk eser niteliğindedir ve 600 yıldan uzun bir süre (15. yüzyıla kadar) el üstünde tutulmasının nedeni de budur.
Harizmi'nin Denklem Grupları El Harizmi, adı geçen eserinde denklemleri iki grupta toplamaktadır:
Birinci grupta, çözümleri derhal bulunabilen bizim bugünkü sembollerle ifade edersek
x2 = ax
x2 = n
ax = n
şeklindeki denklemlerdir.
Bunların çözüm kurallarını gösterdikten sonra El- Harizmi ikinci denklem grubuna geçer
x2 + ax = n
x2 +n = ax
ax + n = x2
Ve bunların çözümünü bugün bildiğimiz metotla yapar. Bu kitapta ayrıca, ikinci dereceden denklemlerin hangi durumlarda iki kökünün , hangi durumlarda çift kökünün olacağını ve hangi durumlarda denklemin reel kökü olamayacağını çok açık bir şekilde belirtmiştir. Bu kuralları bir öğretmen yeteneğiyle ortaya koyduktan sonra El Harizmi , bu kuralları geometrik olarak ispatlamıştır.
Harizmi'nin bu eseri matematik tarihi bakımından çok önemli gelişmelere dayanak ve başlangıç olmuş 600 yıldan biraz daha fazla (15. y.y. sonuna kadar) matematik öğretimi için temel sayılmıştır. Eser, Endülüs medreseleri aracılığıyla Batı'ya geçmiştir. İlk Latince çevirisi 1183'te yapılmıştır. Roger Bacon, Fibonacci gibi bilim adamaları eseri hayranlıkla incelemişler, ve kendi öğretilerinde bu eserden faydalanmışlardır. 1486 yılında Leipzig Üniversitesi'nde okutulmaya başlanmıştır. 1598 -1599 yıllarında hala cebir biliminde tek kaynak Harizmi'nin bu eseridir. El Harizmi matematiğin yanı sıra astronomi ve coğrafya ilimlerinde de eserler vermiştir. Astronomik cetvellerle ilgili kitaplar yazmış ve bu eserler 12. y.y. da Latince' ye çevrilmiştir. Bunun yanısıra Ptolemy'nin coğrafya kitabını düzeltmelerle yeniden yazmış, 70 tane bilim adamıyla birlikte çalışarak 830 yılında bir dünya haritası çizmiştir. Dünyanın çevresini ve hacmini hesaplama çalışmalarında yer almıştır. Güneş saatleri, usturlaplar ve saatler üzerine yazılmış eserleri de vardır.

HÜSEYİN TEVFİK PAŞA
Hüseyin Tevfik Paşa (1832-1901) Vidin'de doğmuş, genç yaşta İstanbul'a gelmiş ve Askerî Okul'da okumuştur. Burada, matematik derslerindeki yeteneğiyle Cambridge Üniversitesi'nden mezun olmuş olan matematik hocası Tahir Paşa'nın dikkatini çekmiş ve Tahir Paşa kendisine özel dersler vermiştir. Tahsilini bitirdikten sonra Harbiye'ye cebir hocası olarak atanmış, Tahir Paşa ölünce onun matematik dersleri de Hüseyin Tevfik Paşa'ya kalmıştır. Harbiye'deki hocalığı devam ederken, Tophâne Tecrübe ve Muayene Komisyonu'na da getirilmiştir. 1868'de Paris'teki Mekteb-î Osmanî'ye müdür muavini olarak gönderilmiş ve aynı zamanda balistik ve tüfek imalatı üzerine incelemelerde bulunmakla görevlendirilmiştir. Bu arada matematik bilgisini geliştirmek için üniversiteye de devam etmiş ve Paris'te kaldığı iki yıl boyunca bazı makaleler yayımlamış ve bilimsel toplantılara katılmıştır. Hüseyin Tevfik Paşa, 1872'de Amerika'daki bazı silah fabrikalarına ısmarlanan tüfeklerin imalatını ve şartnâmeye uyulup uyulmadığını kontrol etme göreviyle Amerika'ya gönderilmiştir. 1878 yılına kadar Amerika'da kalmış ve bu süre içinde matematikle uğraşmıştır; Lineer Cebir adlı İngilizce kitabını bu sırada yazmış ve Argand'ın kompleks sayılarla ilgili teorisinde ileri sürdüğü çarpımı üç boyutlu uzaya uygulamanın bir yolunu bulmuştur. Eserinin önsözünde şöyle söylemektedir: "Bu kitapta incelenen lineer cebir, dünyanın Sir William Hamilton'a borçlu olduğu quaterniyonlara çok benzer. Lineer cebir, quaterniyonların bütün potansiyellerine sahiptir ve güçlüğü daha azdır. Quaterniyonlar üniversitelerde öğretilmektedir ve kabul görmüş bir bilgidir. Lineer cebirin de aynı kabülü görüp görmeyeceğini, hattâ quaterniyonların yerini alıp almayacağını şimdiden bilmiyorum". Kendi sisteminin üstünlüğünü ise şöyle ifade etmiştir: "Quaterniyonların çarpımı, isim olarak bile düzlem geometride ele alındığında, bizi üç boyutlu uzayda çalışmaya zorlamaktadır; halbuki lineer cebirde yalnızca iki boyut ele alındığı zaman bir üçüncü boyutu düşünme durumunda değiliz". Hüseyin Tevfik Paşa'nın bu eseri tercüme değildir ve konuya özgün katkı yapması açısından çok önemlidir. Tevfik Paşa'nın başka pek çok görevleri olmuş, Fransa ve Amerika'da kaldığı sıralarda Fransızca ve İngilizce'yi, bu dillerde kitap yazabilecek kadar iyi öğrenmiştir. Gazi Ahmed Muhtar Paşa ve Yusuf Ziya Paşa ile birlikte Cemiyet-i Tedrisiyye-i İslâmiye'nin ve Dârüşşafaka'nın kurucularındandır. Burada matematik dersleri vermiş, yine bu sıralarda arkadaşlarıyla çıkarttığı Mebâhis-i İlmiyye adlı aylık dergiye makaleler yazmıştır. Bu dergide yayımladığı makaleleri arasında "Mahsûsât ve Gayr-ı Mahsûsât" isimli felsefî bir yazısı, ayrıca türev ve fonksiyonlar üzerine yazıları bulunur. Hüseyin Tevfik Paşa, daima devlet memuriyetiyle görevli olmasına rağmen, matematik bilimlerle ilgilenmeye zaman ayırabilmiş, zengin bir kütüphane oluşturmuş, çevresindeki Sâlih Zekî gibi yetenekli gençlere, vakit ayırmış, periyodik yayınlarla entellektüel bir ortamın oluşmasına gayret sarf etmiştir.

KERİM ERİM
İstanbul Yüksek Mühendis mektebi'ni bitirdikten (1914) sonra Berlin Üniversitesi'nde Albert Einstein'in yanında doktorasını yaptı (1919). Türkiye'ye dönünce, bitirdiği okulda öğretim ü-yesi olarak çalışmaya başladı. Üniversite reformunu hazırlayan kurulda yer aldı. Yeni kurulan İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nde analiz profesörü ve dekan olduğu gibi Yüksek Mühendis Mektebi'nde de ders vermeye devam etti. Yüksek Mühendis Mektebi İstanbul Teknik Üniversitesi'ne dönüştürülünce buradan ayrıldı ve yalnızca İstanbul Üniversitesi'nde çalış-maya devam etti. Daha sonra burada ordinaryüs profesör oldu. 1948 yılında Fen Fakültesi Dekanlığı'na getirildi. 1940 - 1952 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'ne bağlı Matematik Enstitüsü-'nün başkanlığını yaptı. Türkiye'de yüksek matematik öğretiminin yaygınlaşmasında ve çağ-daş matematiğin yerleşmesinde etkin rol oynadı. Mekaniğin matematik esaslara dayandırıl-masına da öncülük etti. Matematik ve fizik bilimlerinin felsefe ile olan ilişkileri üzerinde de çalışmalarda bulunan Erim'in Almanca ve Türkçe yapıtları bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır: Nazari Hesap(1931), Mihanik(1934), Diferansiyel ve İntegral Hesap(1945), Über die Traghe-its-formen eines modulsystems(Bir modül sisteminin süredurum biçimleri üstüne - 1928)

MATRAKÇI NASUH ( .... - 1564)
Türk, minyatürcü. Ayrıca matematik ve tarih konularında kitaplar da yazmış çok yönlü bir bilgindir. Doğum tarihi ve yeri bilinmiyor. Kâtip Çelebi ölüm tarihi olarak 1533'ü vermekteyse de, bunun doğru olmadığı bugün kesinleşmiştir. Çeşitli kaynaklarda onun 1547'den, 1551'den, 1553'ten sonra ölmüş olabileceği ileri sürülmektedir. Yaşamı üstüne bilgi de yok denecek kadar azdır. Saraybosna yakınlarında doğduğuna, dedesinin devşirme olduğuna ilişkin kesinleşmemiş ipuçları vardır. Enderun'da okumuştur. Matrakçı ya da Matrakî adıyla anılması, lobotu andıran sopalarla oynandığı ve eskrime benzeyen bir tür savaş oyunu olduğu bilinen "matrak" oyununda çok usta olmasından ve belki de bu oyunun mucidi bulunmasından ileri gelmektedir. Nasuh ayrıca çok usta bir silahşördü. Bu nedenle Silahî adıyla da anılırdı. Türlü silah ve mızrak oyunlarındaki ustalığı nedeniyle Osmanlı ülkesinde "üstad" ve "reis" olarak tanınması için 1530'da I. Süleyman (Kanuni) tarafından verilmiş bir beratı da vardı. Çeşitli silahların nasıl kullanılacağını ve dövüş yöntemlerini anlatan Tuhfetü'l-Guzât adlı bir kılavuz kitap bile yazmıştı. Nasuh, özellikle geometri ve matematik alanlarında önemli bir bilim adamıydı. Uzunluk ölçülerini gösteren cetveller hazırlamış ve bu konuda kendinden sonra gelenlere önderlik etmiştir. Matematiğe ilişkin iki kitabı Cemâlü'l-Küttâb ve Kemalü'l- Hisâb ile Umdetü'l-Hisâb'ı I. Selim (Yavuz) döneminde yazmış ve padişaha adamıştır. Bu yapıtlardan sonuncusu uzun yıllar matematikçilerin elkitabı olarak kullanılmıştır. Nasuh bir tarihçi olarak da önemli yapıtlar vermiştir. Mecmaü't-Tevârih adıyla Taberî Tarihi'ni Türkçe'ye çevirmiştir. Ayrıca Tarih'i Sultan Bayezid ve Sultan Selim ile Tarih'i Sultan Bayezid adlı iki kitabında bu padişahlar dönemindeki olayları anlatmıştır. Süleymannâme adlı kitabının üç ayrı nüshasında 1520-1537, 1543-1551 ve 1542-1543 arasında geçen olayları ele almıştır. Kanuni'nin 1534 Irak seferini Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn-i Sultan Süleyman Han'da 1538 Karaboğdan seferini!de Fetihnâme-i Karaboğdan' da konu etmiştir. Nasuh 28 Nisan 1564'te öldü.

ÖMER HAYYAM
Asıl adı Giyaseddin Ebu'l Feth Bin İbrahim El Hayyam' dır. 18 Mayıs 1048'-de İranin Nişabur kentinde doğan Ömer Hayyam bir çadırcının oğluydu. Çadırcı anlamına gelen soyadını babasının mesleğinden almıştır.Fakat o soyisminin çok ötesinde işlere imza atmıştır.Daha yaşadığı dönemde İbn-i Sina'dan sonra Doğu'nun yetiştirdiği en büyük bilgin olarak kabul ediliyor-du. Tıp, fizik, astronomi, cebir, geometri ve yüksek matematik alanlarında önemli çalışmaları olan Ömer Hayyam için zamanın bütün bilgilerini bildiği söylenirdi. O herkesten farklı olarak yaptığı çalışmaların çoğunu kaleme almadı, oysa O is-mini çokça duyduğumuz teoremlerin isimsiz kahramanıdır. Elde bulunan ender kayıtlara da-yanılarak Ömer Hayyam'ın çalışmaları şöyle sıralanabilir: Yazdığı bilimsel içerikli kitaplar arasında Cebir ve Geometri Üzerine, Fiziksel Bilimler Alanın-da Bir Özet, Varlıkla İlgili Bilgi Özeti, Oluş ve Görüşler, Bilgelikler Ölçüsü, Akıllar Bahçesi yer alır. Enbüyük eseri Cebir Risalesi'dir. On bölümden oluşan bu kitabın dört bölümünde kübik denklemleri incelemiş ve bu denklemleri sınıflandırmıştır. Matematik tarihinde ilk kez bu sı-nıflandırmayı yapan kişidir. O cebiri, sayısal ve geometrik bilinmeyenlerin belirlenmesini a-maçlayan bilim olarak tanımlardı. Matematik bilgisi ve yeteneği zamanın çok ötesinde olan Ömer Hayyam denklemlerle ilgili başarılı çalışmalar yapmıştır. Nitekim, Hayyam 13 farklı 3. dereceden denklem tanımlamıştır. Denklemleri çoğunlukla geometrik metod kullanarak çözmüştür ve bu çözümler zekice seçilmiş konikler üzerine dayandırılmıştır. Bu kitabında iki koniğin arakesitini kullanarak 3. dereceden her denklem tipi için köklerin bir geometrik çizi-mi bulunduğunu belirtir ve bu köklerin varlık koşullarını tartışır. Bunun yanısıra Hayyam, binom açılımını da bulmuştur. Binom teoerimini ve bu açılımdaki katsayıları bulan ilk kişi olduğu düşünülmektedir. (Pascal üçgeni diye bildiğimiz şey aslında bir Hayyam üçgenidir).Öğrenimi tamamlayan Ömer Hayyam kendisine bugünlere kadar uzana-cak bir ün kazandıran Cebir Risaliyesi'ni ve Rubaiyat'ı Semerkant'ta kaleme almıştır. Dönemin üç ünlü ismi Nizamülmülk, Hasan Sabbah ve Ömer Hayyam bu şehirde bir araya gelmiştir. Dönemin hakanı Melikşah, adı devlet düzeni anlamına gelen ve bu ada yakışır yaşayan veziri Nizamül-mülk'e çok güvenirdi. Ömer Hayyam ile ilk kez Semerkant'ta tanışan Nizam onu İsfa-han'a davet eder. Orada buluştuklarında O'na devlet hülyasından bahseder ve bu büyük ha-yalinin gerçekleşmesi için Hayyam'dan yardım ister. Fakat Hayyam devlet işlerine karışmak istemez ve teklifini geri çevirir.4 Aralık 1131'de doğduğu yer olan Nişabur' da fani dünyaya veda eder..

SALİH ZEKİ (1864 - 1921)
XIX. yüzyılın ikinci yarısında yetişmiş, değerli eserler vererek, 57 yaşında hayata gözlerini kapamış, bir ilim ve fikir adamıdır. Salih Zeki Bey, 1864 yılında İstanbul'da doğmuştur. Ortaöğrenimini Darüşşafaka'da görmüş, yüksek öğrenimini Paris'te elektirk mühendisliği bölümünü bitirmiştir.
Salih Zeki, Darüşşafaka ve Mühendis Mektebi'nde matematik ve fizik dersleri okutmuştur. Daha sonraki çalışmalarının tümünü üniversiteye vermiştir. Bugünkü gerçek üniversitenin kurucusu salih Zeki'dir. Türkiye'ye, matematik, fizik ve fen derslerini batılı yöntemleriyle ilk getiren odur. Birçok gazete ve dergide çıkan güzel yazılarıyla Türk gençliğini edebiyat kadar matematiğe yönelten ve matematiği sevdiren yine o olmuştur. Salih Zeki, aydın fenciler silsilesinin en dikkate değer son halkasıdır. İlk ve ortaöğrenimin ihtiyacı olan matematik, geometri, cebir, astronomi, trigonometri ve fizik kitaplarından başka binlerce sahifeyi bulan, yüksek seviyedeki Darülfünun ders kitapları yazmış; felsefi konularda telif-tercüme eserler bırakmış, bilim tarihi ile ilgili incelemeler yayınlamış, bizzat Mizan-ı Tefekkür adlı bir matematik kitabı yazmış, anıt bir eser olarak Kamus-ı Riyaziyat'ı hazırlayarak bunun ilk cildini yayınlamıştır.

SELMAN AKBULUT (1949)
Prof. Dr. Selman Akbulut, 1971 yılında California Üniversitesi (Berkeley) Matematik Bölümü'nden mezun olmuştur. Prof. Dr. Akbulut, 1975 yılında aynı üniversitede doktora eğitimini tamamlayarak, 1976 yılında Wisconsin Üniversitesi'nde yardımcı doçent olarak göreve başlamıştır. 1978 - 1980 yılları arasında Rutgens Üniversitesi'nde, 1980 - 1981 yıllarında Michigan State Üniversitesi'nde Yardımcı Doçent; 1983 - 1986 yılları arasında aynı üniversitede Doçent olarak çalışmalarda bulunan Prof. Dr. Akbulut 1986 yılında profesörlüğe yükselmiştir ve halen Michigan State Üniversitesi'nde görev yapmaktadır. Prof. Dr. Akbulut, 1975 - 1976, 1980 - 1981 yıllarında Advanced Study Institute'da, 1982 - 1983 yıllarında Max - Planck Enstitüsü ve 1984 - 1985 yıllarında California Üniversitesi, Mathematical Sciences Research Institute'de çalışmalarda bulunmuştur. Prof. Dr. Akbulut, Türk Matematik Derneği, Amerikan Matematik Derneği ve Doğa - Türk Matematik Dergisi Editörler Kurulu'na üyedir. Prof. Dr. Selman Akbulut'un Uluslararası Science Citation Index'ce taranan hakemli dergilerde çıkmış 29 yayını vardır ve bu yayınlara 1991 yılı sonu itibariyle 239 atıf yapılmıştır.

PROF. DR. TOSUN TERZİOĞLU
Tosun Terzioğlu 1942 yılında İstanbul’da doğdu. 1961 yılında Robert Koleji’nden mezun olduktan sonra, lisans derecesini 1965 yılında, matematik dalında İngiltere-Newcastle-upon-Tyne Üniversitesi'nden; doktorasını 1968 yılında, aynı dalda, Frankfurt Üniversitesi'den aldı. Michigan, Wuppertal ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde ders veren Tosun Terzioğlu, 1974-1975 ve 1989-1991 yıllarında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Matematik Bölümü Başkanlığı; 1977-1982 yıllarında ise aynı üniversitede Fen ve Edebiyat Fakültesi Dekanlığı yaptı. 1977-1981 yılları arasında TÜBİTAK Temel Bilimler Araştırma Grubu üyesi, 1979-1981 arasında üniversitelerarası kurul üyesi, 1990-1991 arasında ODTÜ Senato üyesi ve 1992-1997 yıllarında da TÜBİTAK Başkanı olarak hizmet verdi. Terzioğlu, aynı dönemde Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı Yönetim Kurulu, KOSGEB İcra Kurulu üyeliği ve 1993-1997 döneminde de NATO Bilim Komitesi Türkiye Temsilciliği yaptı. 1996-1997 yıllarında Bilimsel ve Teknik Araştırma Vakfı-BİTAV Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstlenen Terzioğlu, 1997-2000 döneminde de TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu Başkanı oldu. 1997-2001 yılları arasında TÜBİTAK Bilim Kurulu Üyeliği yapan Terzioğlu, 1990 yılından bu yana Türk Matematik Derneği Başkanlığı görevini, 1997'den bu yana Sabancı Üniversitesi Rektörlüğünü, "2002’den bu yana da Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı-TÜSEV Yönetim Kurulu üyeliğini sürdürmektedir. Editörlük ve Yazı Kurulu üyelikleri de bulunan Terzioğlu, ayrıca Matematik alanında 50’nin üzerine bilimsel makalenin ve 2 kitabın yazarıdır. 1974’de TÜBİTAK Teşvik, 1986’da ise bilim ödülünü alan Prof. Dr. Tosun Terzioğlu, evli ve iki çocuk babasıdır."

ALİ KUŞCU (1474-1525)
Türk-İslam Dünyası astronomi ve matematik alimleri arasında, ortaya koyduğu eserleriyle haklı bir şöhrete sahip Ali Kuşçu, Osmanlı Türklerinde, astronominin önde gelen bilgini sayılır. "Batı ve Doğu Bilim dünyası onu 15. yüzyılda yetişen müstesna bir alim olarak tanır." Öyle ki; müsteşrik W .Barlhold, Ali Kuşcu'yu "On Beşinci Yüzyıl Batlamyos'u" olarak adlandırmıştır. Babası, Uluğ Bey'in kuşcu başısı (doğancıbaşı) idi. Kuşçu soyadı babasından gelmektedir. Asıl adı Ali Bin Muhammet'tir. Doğum yeri Maveraünnehir bölgesi olduğu ileri sürülmüşse de, adı geçen bölgenin hangi şehrinde ve hangi yılda doğduğu kesinlikle bilinmektedir. Ancak doğum şehri Semerkant, doğum yılının ise 15. yüzyılın ilk dörtte biri içerisinde olduğu kabul edilmektedir. 16 Aralık 1474 (h. 7 Şaban 879) tarihinde İstanbul'da ölmüş olup, mezarı Eyüp Sultan Türbesi hareminde bulunmaktadır. Ölüm tarihi; torunu meşhur astronom Mirim Çelebi'nin (ölümü, Edirne 1525) Fransça yazdığı bir eserin incelenmesi sonucu anlaşılmıştır. Mezar yerinin 1819 yılına kadar belirli olduğu ve hüsnü muhafazasının yapıldığı; ancak 1819 yılından sonra, Ali Kuşcu'ya ait mezarın yerine, zamanının nüfuzlu bir devlet adamının mezar taşının konmuş olduğu anlaşılmaktadır. Uluğ Bey'in Horasan ve Maveraünnehir hükümdarlığı sırasında, Semerkant'ta ilk ve dini öğrenimini tamamlamıştır. Küçük yaşta iken astronomi ve matematiğe geniş ilgi duymuştur. Devrinin en büyük bilginlerinden; Uluğ Bey , Bursalı Kadızade Rumi, Gıyaseddün Cemşid ve Mu'in al-Din el-Kaşi'den astronomi ve matematik dersi almıştır. Önce,Uluğ Bey, tarafından 1421 yılında kurulan Semerkant Rasathanesi ilk müdürü, Gıyaseddün Cemşid'in, kısa süre sonra da Rasathanenin ikinci müdürü Kadızade Rumi'nin ölümü üzerine, Uluğ Bey Rasathane-ye müdür olarak Ali Kuşcu'yu görevlendirmiştir. Uluğ Bey Ziyc'inin tamamlanmasında büyük emeği geçmiştir. Nasirüddün Tusi'nin Tecrid-ül Kelam adlı eserine yazdığı şerh, bu konuda da gayret ve başarısının en güzel delilini teşkil etmektedir. Ebu Said Han'a ithaf edilen bu şerh, Ali Kuşcu'nun ilk şöhretinin duyulmasına neden olmuştur. Kaynakların değerlendirilmesi sonucu anlaşılmaktadır ki; Ali Kuşcu yalnız telih eseriyle değil, talim ve irşadıyle devrini aşan bir bilgin olarak tanınmaktadır. Öyle ki; telif eserlerinin dışında, torunu Mirim Çelebi, Hoca Sinan Paşa ve Molla Lütfi (Sarı Lütfi) gibi astronomların da yetişmesine sebep olmuştur. Bu bilginlerle beraber, Ali Kuşcu'yu eski astronominin en büyük bilginlerinden birisi olarak belirtebiliriz.
ESERLERİ:
Ali Kuşcu'nun özellikle, matematik ve astronomi ile ilgili eserleri, gerçek ilmi kişiliğini ortaya koymaktadır. Bu eserlerinin adları şunlardır;
Risale-i fi'l Hey'e (Astronomi Risalesi)
Risale-i fi'l Fehiye (Fetih Risalesi)
Risale-i Hisap (Aritmetik Risalesi)
Risale-i Muhammediye (Cebir ve Hesap konularından bahseder)
Tecrid'ül Kelam (Sözün Tecridi)
Risale-i Adudiye Unkud-üz zvehir fi Man-ül Cevahir (Mücevherlerin Dizilmesinde Görülen Salkım)
Vaaz İstiarad.

AHMET FERGANİ
9. yüzyılın başlarında dünyaya geldiği kabul edilen ünlü matematik ve astronomi bilgini Ahmet Ferganî, çağının bilim ve kültür merkezlerinden olan Türkistan'ın Fergana bölgesindendir. Bilim ve kültür tarihimizin birinci elden kaynakları olan tezkireler (biyografik eserler)de doğum tarihi ile ilgili bir bilgi bulunmamakla birlikte kendisi gibi bir astronom olan babasının adının Muhammed, dedesinin ise Kesir olduğu kayıtlıdır. Ahmet Ferganî, ilk öğrenimini ünlü bilginlerin yetiştiği Fergana'da yaptı ve büyük bir ihtimalle astronomi konusundaki bilgilerini babasından aldı. Belli bir seviyeye geldikten sonra da mevcut bilgilerine yeni bilgiler katmak amacıyla da, çağının bilim, kültür ve aynı zamanda halifelik merkezi olan Bağdat'a geldi. Ömrünün yarısına yakınını burada geçiren Ferganî, kısa sürede matematik ve astronomi konularındaki bilgisini Bağdat bilim çevresine kabul ettirip, bilimin gelişmesine olan katkılarıyla bilim tarihinde adlarından övgüyle bahsedilen Abbasi halifelerinden Me'mun ve el-mütevekkil döneminin en ünlü bilginleri arasına girdi 861 yılında halife el-Mütevekkil tarafından Nil ırmağı kıyısında yapılan ölçüm işlerini yürütmesi için Mısır'a gönderilen Ferganî'nin, bundan sonraki yaşamı bilinmiyor.

MOLLA LÜTFİ (? - 1495)
15. yüzyılda, Fatih Sultan Mehmet ve II. Beyazıd dönemlerinde yaşamış meşhur matematikçilerdendir. Sinan Paşa’nın ve Ali Kuşçu’nun talebesi olmuş, Ali Kuşçu’dan öğrendiği matematik bilgilerini Sinan Paşa’ya aktarmıştır. Böylece Sinan Paşa, onun vasıtasıyla matematik öğrenmiştir. Sinan Paşa’nın tavsiyesiyle, Fatih, Molla Lütfi’yi, özel kütüphanesinin müdürlüğüne getirmiştir. Molla Lütfi, bu sayede pek çok değerli kitaptan değişik bilimleri öğrenme fırsatına sahip olmuştur. Sinan Paşa, Fatih tarafından Sivrihisar’a sürülünce, Molla Lütfi de hocası ile birlikte gitmiş, Sultan II. Beyazıd’ın tahta çıkmasının ardından hocasıyla birlikte İstanbul’a dönmüştür. Önce Bursa’daki Yıldırım Beyazıd Medresesi’nde, sonra Filibe’de ve Edirne’de medrese hocalığı yapmıştır. Molla Lütfi, çevresindeki devlet erkanına ve bilginlere latife yaparak onları eleştirdiğinden, çoğu kimse tarafından sevilmezdi. Fatih Sultan Mehmet’le bile iki arkadaş gibi şakalaşırdı. Kendisini çekemeyen bazı kimselerin, dinsizlik suçlamaları nedeniyle kovuşturmaya uğradı ve Sultan Beyazıd döneminde idam edildi. Ölümü üzerine pek çok kimse yas tutmuş, tarihler düşmüş ve şehit sayılmıştı. Molla Lütfi’nin, çoğu Arapça olan eserleri 17. yüzyıla kadar elden düşmemiştir. Taz’ifü’l-Mezbah (Sunak Taşının İki Katının Bulunması Hakkında) adlı kitabı iki bölümden oluşur. Birinci bölümde kare ve küp tarifleri, çizgilerin ve yüzeylerin çarpımı ve iki kat yapılması gibi geometri konuları ele alınmıştır. İkinci bölümde ise meşhur Delos problemi incelenmiştir. Molla Lütfi’nin, bu problemi, İzmir’li Theon’un eserinden öğrendiği anlaşılmaktadır. İzmir’li Theon, İskenderiye kütüphanesinin müdürü Eratosthenes’e atıfla, Delos adasında büyük bir veba salgını çıkınca, ahalinin, Apollon rahibine müracaat ederek bu salgının geçmesi için ne yapmak gerektiğini sorduklarında, rahibin tapınaktaki sunak taşını iki katına çıkarmalarını tavsiye ettiğini, böylece kolaylıkla çözülemeyecek bir matematik problemi ortaya çıkmış olduğunu yazar. Mimarlar bu işi başaramıyınca, Platon’un yardımını isterler. Platon, rahibin sunak taşına ihtiyacı olduğundan değil, Yunanlılara matematiği ihmal ettiklerini ve küçümsediklerini söyleme maksadında olduğunu bildirdikten sonra, problemlerin orta orantı ile çözüleceğini ifade etmiştir. Molla Lütfi, işte bu hikayeye dayanarak eserini yazmıştır. Kitabında, küpün iki kat yapılmasının, yanına başka bir küp ilave etmek demek olmayıp, onu sekiz defa büyütmek demek olduğunu açıklar. Molla Lütfi Mevzuatü’l Ulüm (Bilimlerin Konuları) adlı eserinde de yüz kadar bilimi tasnif etmiştir.

ULUĞ BEY (1393 - 1449)
Türk matematikçilerinden birisi olan Uluğ Bey, Timur'un erkek torunlarından hükümdar olanlardan birinin oğludur. Asıl adı Mehmet'tir. Fakat o, daha çok Uluğ Bey adı ile ünlü olmuştur. 1393 yılında Sultaniye kentinde doğmuştur. Timur'un öldüğü sıralarda Uluğ Bey Semerkant'ta bulunuyordu. Semerkant ve Maveraünnehir, Mirza Halil Sultan'ın saldırısı ve işgali üzerine babasının yanına gitmek zorunda kalmıştır. Babası buraları yeniden yönetimine alarak on altı yaşında olan Uluğ Bey'e yönetimini bırakmıştır. Uluğ Bey, bu tarihten sonra, hem hükümeti yönetmiş ve hem de öğrenimine devam etmiştir. Uluğ Bey, bilgin ve olgun bir padişahtı. Boş zamanını kitap okumak ve bilginlerle ilmi konular üzerinde konuşmakla geçirirdi. Tüm bilginleri yöresinde toplamıştı. Uluğ Bey, dikkatlice okuduğu kitabı kelimesi kelimesine hatırında tutacak kadar belleği vardı. Matematik ve astronomi bilgileri oldukça ileri düzeydeydi. Bir söylentiye göre, kendi falına bakarak, oğlu Abdüllatif tarafından öldürüleceğini görmüş ve bunun üzerine oğlunu kendisinden uzak tutmayı uygun görmüştür. Baba ile oğlu arasındaki bu soğukluk, Uluğ Bey'in küçük oğluna karşı olan yakınlığı ile daha da şiddetlenmiş ve sonunda Uluğ Bey'in korktuğu başına gelmiştir. Uluğ Bey, Semerkant'ta bir medrese ve bir de rasathane yaptırmıştır. Kadı Zade bu medreseye başkanlık etmiştir. Rasathane için yörede bulunan tüm mühendis, alim ve ustaları Semerkant'a çağırmıştır. Kendisi için de bu rasathanede bir oda yaptırarak tüm duvar ve tavanları gök cisimlerinin manzaralarıyla ve resimleriyle süsletmişti. Rasathanenin yapım ve rasat aletleri için hiç bir harcamadan kaçınmamıştır. Bu gözlemevinde yapılan gözlemler, ancak on iki yılda bitirilebilmiştir. Gözlemevinin yönetimini Kadı Zade ile Cemşid'e vermiştir. Cemşid, gözlemlere başlandığı sırada ve Kadı Zade de gözlemler bitmeden ölmüştür. Gözlemevinin tüm işleri o zaman genç olan Ali Kuşçu'ya kalmıştır. Bu gözlem üzerine Uluğ Bey, ünlü Zeycini düzenlemiş ve bitirmiştir. Zeyç Kürkani veya Zeyç Cedit Sultani adı verilen bu eser, birkaç yüzyıl doğuda ve batıda faydalanılacak bir eser olmuştur. Zeyç Kürkani bazı kimseler tarafından açıklanmış ve Zeyç'in iki makalesi 1650 yılında Londra'da ilk olarak basılmıştır. Avrupa dillerinin birçoğuna, çevrilmiştir. 1839 yılında cetvelleri Fransızca tercümeleriyle birlikte, asıl eser de 1846 yılında aynen basılmıştır. Zeyç Kürkani'nin asıl kopyalarından biri Irak ve İran savaşlarından sonra Türkiye'ye getirilmiş ve halen Ayasofya kütüphanesindedir. Bir hile ile oğlu Abdüllatif tarafından 1449 yılında öldürülmüştür.

RENKLERİN DİLİ



Neden ülke bayraklarının çoğunda kırmızı renk vardır? Niçin bebek kıyafetlerinde kızlar için pembe, erkekler için mavi uygundur? Hepimiz geçmiş deneyimlerimizden, kültürümüzden ve moda kavramından etkilenerek renklere anlamlar yükleriz.
Bir zamanlar renkler, sadece sevildikleri için seçilirlerdi, ama artık renklerin psikolojik etkileri üzerine yapılan araştırmalar bize renklerin tercih edilme nedenlerinin değiştiğini gösteriyor.


KIRMIZI 
Kırmızı kesinlikle iştah açmasıyla bilinen bir renktir. Kırmızı her ortama hayat ve enerji verir. Hormonsal artışı sağlayan, cinsel aktiviteyi artıran ve yaraların iyileşmesini kolaylaştıran kırmızı, düşünceyi de etkiler.
Ana renklerden biri olan ve birçok insanın ilk tercihlerinden biri olan kırmızı en dominant ve dinamik renk olarak tanımlanabilir. Çarpıcı ve heyecan verici doğasıyla kırmızı renk, dikkat çekicidir. Harekete geçiren etkisiyle, bakan kişinin ilgisini toplar ve yoğunlaştırır. Kırmızı renk skalasında yer alan gül, kestane ve bordo renkler güzel ve ifade edicidir. Buna ek olarak evrensel olarak çekici ve duygusal renkler olarak bilinir. Bordo ve gül kırmızısı tonları, özellikle çocukları eğlenceye çağırır ve sevgi duygusunu uyandırır.
Kırmızının dekorasyondaki etkileri, her ortama hayat ve enerji verir. Güçlü ve yoğun ışık olduğu zaman kırmızı bir mekânda daha fazla vurgulanır. Renkten en fazla söz edilen anlar ışık yoğunluklarının olduğu anlardır, diğer yandan az ışıklı ortamlarda kırmızı şiddetini kaybeder. Daha dingin ortamlarda saf kırmızı çok nadir kullanılır çünkü onun göze batan ve çok güçlü etkisi mekânı yorabilir. Diğer yandan daha iddialı ve hareketli yerlerde kırmızı, sıcaklık ve enerji kaynağıdır. Örneğin oturma odasında vurgulanan renk olarak kullanıldığında aile bireylerine canlılık verir ve yaratıcı etkinliklerde bulunmaları için harekete geçirir.


TURUNCU 
Turuncu kırmızıyla benzer özelliklere sahip bir renk. Saf halinin yanı sıra açık tonlarıyla ve gölgeli tonlarıyla da sevilir. Ayrıca olgunluğu ve durağanlığıyla kırmızıdan daha az iddialıdır ve daha çok tercih edilir.
Turuncunun dekorasyondaki etkileri: İştah açıcı özelliğe sahip olduğu için özellikle yemek odalarında ve servis takımlarında kullanılan turuncu başkalarına karşı nezaketi ve saygıyı vurguladığı gibi sosyal etkileşimleri de arttırır. Dolayısıyla ortak kullanım alanları (salon, TV odası, mutfak)turuncu renk için en uygun ortamlardır. Turuncu, insanların algısını en çok ve en kolay etkileyen renklerden biri olarak bulunduğu grubu sayıca çok gösterir.
Eğer bir arada durduğunda olduğundan çok daha fazla sayıda ve sık görülmesini istediğiniz dekorasyon öğeleri varsa kesinlikle onları turuncu seçmelisiniz.
Turuncu rengin simgeleri: Turuncu, güç ve dayanıklılığın rengidir. Ayrıca sıcaklığı, ateşi ve telaşı simgeler. Neşenin ve bilgeliğin de sembolü olan turuncunun, insanlardaki sosyalleşme duygularını faaliyete geçirdiğini ifade eden uzmanlar, bu rengin aşırı kullanımının sinir sistemini olumsuz yönde etkilediğini vurguluyorlar. Uzmanlar, bu sebeple turuncuyu, yeşil ve mavinin tonlarıyla birlikte kullanmak gerektiğine dikkat çekiyorlar.


PEMBE 
Pembe, sabah güneşinin rengi, dişi duyguların ifadesidir. Yaşam dolu, mükemmel ve enerji veren bir renktir. Sağlıklı olmanın ve daima genç kalmanın ifadesi olarak da tanımlanabilir. Pembe enerjisini kırmızıdan alır. Kırmızıya göre daha yumuşaktır. İlkbaharın rengi olarak da tanımlayabileceğimiz pembenin bu saf yönü aynı zamanda kusursuz bir dünyanın ve hayaller peşinde koşulan bir yaşamın da habercisidir. Pembe çekicidir, hünerlidir ve fantezi doludur. Dişi yönü gizleyemeyecek kadar aydınlıktır.

Pembenin dekorasyondaki etkileri; Hayallerin rengi pembe, ortama kazandırdığı enerjinin yanı sıra hassas etkileriyle çalışma alanlarında pek tercih edilmez. Daha olumlu bir yaşamı düşlemenin rengi olarak, özellikle dekorasyonda kız çocuklarının odalarında kullanılır.


KAHVERENGİ 
Kahverengi toprağın, yani doğumun ve bereketin rengidir. Kahverengi hareketleri hızlandırır. Bu rengi seven insanlar fiziksel olarak çok duyarlıdırlar, tenleri çok hassastır ve sinirleri mükemmeldir.

Kahverenginin dekorasyondaki etkileri; insan hareketini hızlandırdığı için özellikle fastfood restoranları, iç mekanlarında kahverengini kullanırlar. Sosyal dengeyi ve toplum içinde rahatlığı sağlayan renkler olarak ev dekorasyonunda da sıkça kullanılan kahverengi ve bej, özellikle zemine hâkim olmalarıyla, güvenlik duygusunu ve toprağın yarattığı rahatlık hissini verirler. Sıcak nötr nitelikleri, güvenlik ve bağlılık duygusu yaratır. Diğer yandan yemek ve oturma odalarında şeftali rengiyle birlikte kullanıldıklarında, hem samimi hem de çocukların öteki kişilerle etkileşimi için sıcak bir ortam yaratır.


SİYAH Birçok insandan siyahın her zaman çok asil ve mağrur olduğuna dair fikirlerini duyarız. Genel kanı da bu yöndedir ve çoğu zaman doğrudur. Çünkü renk biliminde siyah gücü ve tutkuyu temsil eder. Aynı zamanda hırsın da bir ifadesidir. Bu nedenle tüm makam arabaları veya güç simgesi olan araçlar siyahtır. Güçlü ve hırslı birçok duygunun da temsilcisi siyahtır. Fonda kullanıldığında karamsarlığı ifade eder. Aynı zamanda matemi de simgelediğinden karamsarlığın yanı sıra üzüntü çağrıştırır.
Ancak ışığı yok ettiği için dikkati dağıtacak unsurların algıyı dağıtmasını en aza indiren ve dolayısıyla konsantrasyon sağlamakta kolaylığıyla da bilinen bir renktir. Bazı ünlü düşünürlerin veya sanatçıların, ışıksız, karanlık bir odaya girerek konsantre oldukları söylenir.


MAVİ 
Mavinin her zaman huzur ve dinginlik verdiği söylenir. Doğrudur da... Çünkü kanın akışını yavaşlatır. Bu nedenle de oldukça sakinleştirir. Çocuk odalarında turuncu veya sarı gibi uyarıcı renkler yerine mavi kullanıldığında çocukların yaramazlıklarının azaldığı ve daha sakinleştikleri gözlenmiştir. Ayrıca kırmızının aksine mavi yeme içgüdüsünü de engelleyen bir renk olduğundan yemek firmaları maviyi pek tercih etmezler. Hatta eğer diyetteyseniz mavi tabaklarda yemeniz de batıda diyetisyenler tarafından en çok önerilen yollardan birisidir. Bu nedenle yemek odanızı maviye boyamanız pek tavsiye edilmez. Tabi eğer zayıflamak istemiyorsanız. Amacınıza bağlı olarak maviyi tercih de edebilirsiniz elbette. Ayrıca mavinin çok önemli bir diğer özelliği de uzaktan çok net fark edilebilmesidir. Bu nedenle eğer ofisinizde herkesin uzaktan bile olsa hemen fark etmesini istediğiniz bölümler varsa mutlaka mavi kullanmalısınız. Yakından kırmızı çok daha dikkat çekicidir evet, ancak uzaktan o kadar da fark edilmez ancak mavi kendini hemen gösterecektir.

LACİVERT 
Lacivert sonsuzluğu, otoriteyi ve verimliliği çağrıştırır. Tüm dünyada üst düzey toplantılarda veya uluslararası toplantılarda hemen hemen bütün devlet başkanlarının lacivert giymesi de bu nedenledir. O kadar uzağa gitmeye bile gerek yok aslında. Üst düzey yöneticilerin neredeyse hepsi, hatta iş görüşmelerine gelen adaylar sırf bu nedenle çoğu zaman lacivert kullanırlar. Ayrıca yeşil ve mavi sağlamlığı da simgelerler. Bu nedenle ofislerinizde veya çalışanlarınızın kıyafetlerinde lacivert bulunmasına özen göstermenizi tavsiye ederiz.

GRİ 
Gri dediğinizde veya gri bir yere girdiğinizde neler hissettiğiniz düşünün. Gri kesinlikle diplomatik ve ağır bir renktir. Hareketleri yavaşlatır, enerjiyi düşürür, kesinlikle ağırlığı ve ciddiyeti temsil eder. Ayrıca yaratıcılığı da öldürdüğü bilinen gerçekler arasındadır. Bu nedenle yaratıcılığın çok da gerekli olmadığı resmi dairelerde her yer griye boyalıdır ve çoğu ofis malzemesi de gridir. Eğer yaratıcılık gerektirmeyen ve insanların çok da düşünmeden iş yapmalarını istiyorsanız gri uygun bir renktir. Ayrıca diplomatik görüntüyü de en net veren renk olduğunu söyleyebiliriz. Ancak eğer bunun tam tersi bir etki istiyorsanız ofisinizde griden kesinlikle kaçının. Bir de eğer insanların çok yavaş ve ağır hareket etmelerimi istediğiniz bir bölge varsa orada da gri kullanmanız istediğiniz etkiyi sağlayacaktır.

SARI 
Sarı renk tamamen geçiciliğin ve dikkat çekiciliğin ifadesidir. Trafik lambalarını düşünün. Sarı renk bir süre sonra bitecek olan bir süreci gösterir. Ayrıca dünyanın tüm ülkelerindeki taksiler sarı renktedir. Yolda çok rahat görülebilsin, diğer otomobillerden kolayca ayırt edilebilsin ve geçici oldukları da vurgulansın diye.
Ayrıca yol çizgilerinin de artık beyaz değil sarı olmasındaki sebep de sarının dikkat çekici bir renk olmasından kaynaklanır. Çünkü tahminlerin aksine sarı beyazdan daha göz alıcı bir renktir.
Ofiste kullanılacak renk tercihlerine geri dönecek olursak, eğer bir yerde insanların hızlı geçişlerini ve çok kalmamalarını sağlamak ve tempoyu artırmak istiyorsanız kesinlikle renginiz sarı olmalı. Tabi eğer çocuk odasını sarıya boyarsanız, bu durumda küçük afacanın adrenalin ve yaramazlık düzeyindeki artışa da çok şaşırmamanızı söyleyebiliriz.

BEYAZ 
Beyaz saflığın, yeni başlangıçların ve barışın rengidir. Bozulmamış, değerini kaybetmemiş ve kutsal sayılan kavramlar beyaz renkle temsil edilir. Işığı yansıtan ve ortama ferahlı kazandıran beyaz, parlak ve enerji vericidir. Bunun yanı sıra asaleti, zarafeti ve soğukkanlılığı da ifade ettiği için, tıpkı saf ve mutluluk verici olduğu gibi soğuk ortamlar yaratmak istenildiğinde de kullanılır.

Beyazın dekorasyondaki etkileri; Beyaz özellikle hastaneler ve ilaç firmaları gibi sağlık ve hijyeni vurgulamak isteyen mekânlar için tercih edilen ilk renktir. Bunun yanı sıra istikrarı v devamlılığı da temsil ettiği için beyaz rengin kullanıldığı ofisler daha güven verir. Gözleri dinlendiren ve mekânı gerçek boyutlarından daha büyük gösteren beyaz, neredeyse tüm mimarlar tarafından tavsiye edilen bir renktir. Işık, seçilen beyazın tonunu etkiler. Kuzeye bakan bir odada kreme yakın, güneşli bir odada ise, griye yakın beyaz kullanabilirsiniz. Beyaz dengeleyici ve net kişiliğiyle birçok mekânın kurtarıcısı ve gözdesidir.


YEŞİL 
Dinlendirici bir renk olan yeşilin yorgun insanlar üzerinde yatıştırıcı, sakinleştirici bir etkisi vardır. Özellikle mavi ile karıştırılmış yeşil, pasif, sinirli ve tansiyonlu anları azaltır.
Yeşil rengin dekorasyondaki etkileri; Yeşil gözleri dinlendiren ve heyecan duygusunu azaltan bir renk olduğu için mekânlarda huzur verir. Açık tonları daha duygusal atmosferler için tercih edilir. Sonsuz bir tinsellik ve barışıklık duygusu da yarattığı için evlerde bol miktarda yeşil bitkiler bulundurulması tavsiye edilir. İlkbahar mevsimini çağrıştıran özelliği ile uygulandığı her mekâna temiz hava ve canlılık katar. Diğer yandan ofislerde kullanılan yeşil renk, güven verici bir izlenim bırakır.

ÜNLÜ TÜRK RESSAMLARI


ŞEKER AHMET PAŞA
Şeker Ahmet Paşa, çağdaş Türk resim sanatının temel taşlarından biri olarak değerlendiriliyor. Batıdaki deneyimleri özümseyen bir istemle, peyzaj temasına yaptığı dünya çapındaki üslup katkısı, sanatçının mekân derinliği ve atmosfer ilişkilerini yorumlayan duyarlılığının ürünü olarak görünür.
HALİL PAŞA
İzlenimci ışık ve renk çözümlemelerine özgün bir ayrım kazandıran Halil Paşa, bu yönde uğraş veren resim sanatçılarına örnek oluşturmakla kalmıyor, klasik anlayışa uygun yapıtları ve derin anatomi bilgisini yansıtan çizim etütleriyle çok yönlü kişiliğini ortaya koymuş oluyor.
HOCA ALİ RIZA
Hoca Ali Rıza özellikle peyzaj alanında üstün şiirsel nitelikli bir üslup varlığı gösteriyor. Büyük bir eğitici etkinliği olan sanatçı çeşitli çizim etütlerini kapsayan taş baskısı albümlerle, Türk resminin yenilenme olgusunu geniş kesimlere yaymış, giderek Efsaneleşen bir isim olmuştur.
İBRAHİM ÇALLI
İbrahim Çallı, kendi kuşağı içindeki sanatçılar arasında uçarı denebilecek bir üslup dinamizmiyle karşımıza çıkar. Resimlerine yerel bir atmosferin tadını kazandırmakta, izlenimci sınırları aşan bir duyarlılığa sahiptir.
SÜLEYMAN SEYYİD
Natürmort temasına karşı yoğun ilgisiyle bilinen Süleyman Seyyid, peyzaj ve figür alanında da üstün yeteneklerini kanıtlıyor. Süleyman Seyyid özellikle resim düzeninin içerdiği yön zıtlıklarında ifadesini bulan üslup dinamizmiyle özgün yerini kazanıyor.
HİKMET ONAT
Hikmet Onat 1914 kuşağının bazen hafif ışık titreşimlerine yönelen üslup anlayışına farklı boyutlar getirmiş geniş ve enli tuş bireşimlerinden oluşan bir tarz geliştirmiştir.
RUHİ AREL
M. Ruhi, gerçekçi temaları yorumlamakta yaşıtı olan diğer ressamlardan daha büyük bir duyarlılık göstermiş ve resimlerine yoğun bir yerel atmosfer kazandırmakta en büyük başarılardan birini ortaya koymuştur.
AVNİ LİFİJ
20.yy ilk çeyreğinde etkin olan üslup çabaları arasında, en başta sözü edilmesi gereken sanatçının Avni Lifij olduğu söylenebilir. Avni Lifij, lirizmin doruğunda sayılabilecek üstün bir renk yeteneğiyle, sağlam bir desen uğraşını bir arada yürütebilen ender sanatçılardan biridir.
TURGUT ZAİM
Türk resim sanatının cumhuriyet dönemi ile birlikte açılan yeni ve özgün atılımları içinde, köy temalarına yönelik figür üslubuyla Turgut Zaim’in oluşturmayı başardığı ulusal-yerel atmosfer, hala aşılamamış bir değer sistemi gibidir.
ALİ AVNİ ÇELEBİ
Üslup yaklaşımını, düzenin konstrüktif bir ilke çevresinde oluşmasına bağlıyan Ali Çelebi’nin bunun yanı sıra ifadeci bir anlatıma yönelik değer ölçütlerinin araştırısı içinde olduğu da görülür.
EŞREF ÜREN
Kent oluşumlarından kesitleri işleyen peyzajlarında, Eşref Üren’in düzene açık ve sınırsız bir ifade boyutu getiren duyarlılığının canlı titreşimlerine tanık olunabilir.
MAHMUT CUDA
Mahmut Cuda, kendisi de belirttiği gibi, deformasyona hiç rağbet etmeyen bir biçimlendirme ilkesini sonuna kadar denemiş ve bundan yeniliklerle rekabet edebilen bir tazelik üretmesini de bilmiştir.
NURULLAH BERK

Nurullah Berk’in kübizmen A. Lhote’tan esinlenen ve oldukça dekoratif bir yön tutturan uygulamaları içinde görülür.
B.RAHMİ EYÜBOĞLU
Bedri Rahmi Eyüboğlu gelişmesi boyunca folklorik nakışlarla kurduğu resimsel ilişkileri popüler boyutlara eriştiren bir sanatçı olarak dikkatleri üzerine toplamıştır.
FİKRET MUALLA
Fikret Mualla hemen hemen tümü Fransa’da geçen sanat yaşamı boyunca, çalışmalarını, evrensel figüratif sanata yapılmış modern bir katkı olarak gerçekleştirmiştir.
NURİ İYEM
Nuri İyem figüratif ve soyut çalışmalarının tümünde özenli bir işçiliğin giderek ustalık katına ulaştığı bir gelişme içinde görülür.
ADNAN ÇOKER
Soyutlamayı yerel mimari unsurlardan esinlenen bir düzen anlayışı içinde sunan Adnan Çoker teknik açıdan da perfeksiyona yönelmiş biri olarak görünür.
ÖMER ULUÇ
Soyutlayıcı resim fantezisini, giderek figüratif yolda açılım kazanan yeni bir boyuta oturtmakta Ömer Uluç’un özel bir yer aldığını rahatça belirtmek mümkündür.
ORHAN PEKER
Orhan Peker özgün resim üslubuna, soyutlanmaya yönelik lekeci bir anlayış çerçevesini yoğun ifade içerikleriyle kaynaştırarak geliştirme yolunu açmıştır.
CEMAL TOLLU
Cemal Tollu kübist bir Resim üslubu anlayışına yöresel anlamalar kazandırma yolunda bir sanatçı olarak görülmektedir.
NAZMİ ZİYA GÜRAN
Nazmi Ziya’nın 1914 kuşağı sanatçıları arasında ışık titreşimlerine karşı en duyarlı kişiliği oluşturduğunu görüyoruz. Nazmi Ziya’nın resimlerinde doğa parçaları ışığı emmiş yoğun renk kümeleri halinde ve şiirsel ifade yükleriyle doludur.
OSMAN HAMDİ
Osman Hamdi’nin, Fotoğraf büyültme yöntemini kullanarak Türk resminin figür çalışmasına açılmasında önemli bir katkısı olmuştur. Oryantal temaları işleyen resimleriyle Portre ve peyzaj alanına yöneldiği resimleri arasında kaynaşık bir üslup birliği yoktur.
FAHRİ KAPTAN
Fahri Kaptan adıyla bilinen sanatçı, Pirimitif adı verilen diğer foto yorumcu ressamlar gibi Saray bahçesi, Köşkler ve benzerleri kapsayan manzara resimleri oluşturmuş, teknik planda üstün başarısını kanıtlayan uğraşlar içine girmiştir.
NEŞET GÜNAL
Neşet Günal’ın resmini değerlendirmenin tek yolu, geniş figür ilgileri ortamında gerçekleşen toplumsal bir tutkuyu dile getirmektir.
SAFA BÜTE
24 Eylül 1958’de Niğde’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Niğde’de tamamladıktan sonra Adana’ya yerleşti.1989 Anadolu Üniversitesi İş-İdaresi Bölümü mezunu. Vatani görevini İzmir’in Çeşme ilçesinde tamamladıktan sonra Afşin Elbistan Termik Santralı’nda teknik tercümanlık, daha sonra da iki yıl kadar bankacılık yaptı.
ARİF TURAN
1963 yılında doğdu. 1982–86 yıllarında Hacettepe Üniversitesi, Sanat Tarihi Bölümü’nde okudu. 1986 yılında aynı Üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim bölümü’ne girdi. 1990 yılında mezun oldu. 7 kişisel sergi açtı. Yurtiçi ve yurtdışında özel koleksiyonlarda yapıtları bulunmaktadır. Çalışmalarını İstanbul’da sürdürüyor.
HACER TEREKLİ
1948 - KARABÜK doğumlu 1990 yılında Marmara üniversitesi G.S. F Geleneksel Türk El Sanatları bölümünden (3. lükle) mezun oldu. Çorlu halk eğitim ve Safranbolu M.Y. O’da Güzel sanatlar dersinde öğretmenlik yaptı. Birçok sergiler açtı. Suluboya, Guaş, Pastel, Vitray, Kumaş, Seramik ve Yağlıboya üstünde çalışıyor.
AYDIN AYAN
1953 yılında Trabzon'da doğdu.1972–77 yılları arasında öğrenim gördüğü İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü'nde, 1979 yılında asistan olarak göreve başladı. 1986-87'de British Council'in bursuyla gittiği İngiltere’de sanatsal çalışmalar yaptı. 1988 yılında öğretim görevlisi, 1990'da doçent ve 1998 yılında da profesör oldu.
DEVRİM ERBİL
1937 Salihli'de doğdu. 1954 İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'ne girdi. 1959 Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nden mezun oldu.1962 Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nde asistanlık görevine başladı. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Cemal Tollu ve Cevat Dereli Atölyeleri'nde görev aldı.
EDA BAHADINLI
1964 İstanbul’da doğdu. 1981 – 86 Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde Lisans Eğitimi. 1989 – 91 Ayni bölümde Yüksek Lisans Eğitimi. 1990 MSU Mezunları Derneği Karma Resim Sergisi 1993 Devlet Güzel Sanatlar Galerisi Kişisel Sergi
CANAN DAĞLIÖZ
1951 Makedonya'da (Istip) doğdu. 1971 Buca Eğitim Enstitüsü Fransızca bölümünü bitirdi. 1992 Balıkesir’de Özdemir Yemenicioğlu atölyesinde çalışmalarına başladı. Yine ayni atölyede çalışmalarını sürdürmektedir.
ABİDİN ELDEROĞLU
Abidin Elderoğlu 1901’de Denizlide doğdu, 1974’te Ankara’da öldü. Resim sanatına olan ilgisi, İdadi'de okuduğu yıllarda gelişti. 1919'da bu okulu bitirince, resim öğretmenliği vekilliğine atandı. İstanbul Öğretmen Okulu'nda okudu.
FERİDE BİNİCİOĞLU
1963’te Adana’da doğdu. 1986 Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümünden mezun oldu. Çalışmalarını Yalova’daki atölyesinde sürdüren sanatçı birçok karma sergiye katılmıştır. Sanatçının eserleri yurtiçi ve yurtdışında çeşitli koleksiyonlarda yer almaktadır.
Kişisel Sergileri:
·  1988 Akbank Sanat Galerisi-İstanbul
·   1989 Pamukbank Sanat Galerisi- İstanbul
·   1996 Simurg Sanat Galerisi-İstanbul
FERRUH BAŞAĞA
1914 yılında İstanbul’da doğdu. 1936 – 40 tarihleri arasında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nde eğitimini tamamladı. 1940’da Müstakil Ressamlar Derneği Üyeliği yaptı. 1947’de İGSA Yüksek Resim Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitede öğretim üyeliği de yapan Ferruh Başağa yurtiçi ve yurtdışında birçok kişisel sergi açtı ve karma sergiye katıldı. Halen İstanbul’daki atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir.
S. SAİM TEKCAN
1940 Trabzon'da doğdu. Gazi Eğitim Enstitüsü Lisans Diploması. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Lisans Diploması, Mimar Sinan Üniversitesi Sanatta Yeterlilik Diploması. 1968–1975 Atatürk Eğitim Fakültesinde öğretim üyeliği. 1975 Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyeliği.
MEHMET ALİ LAGA
Mehmet Ali LAGA (1885–1948), Osmanlı Ressamlar Cemiyeti üyesidir. Cemiyet 1921 yılından adının değiştirilerek Türk Ressamlar Cemiyeti’ne dönüştürülüşüne kadar, bu isimle yoğun bir sanat faaliyeti içinde olmuştur. Türk Resmi’nde 1914 Kuşağı olarak adlandırılan sanatçılar grubu cemiyetin etkinliklerinin ağırlık noktasını oluşturmuşlardır.
NECMİ TORAMAN
1969 Erzurum Hasankale doğumlu. İlk, orta ve lise eğitimini İstanbul’da aldı ve halen yaşamımı İstanbul’da sürdürmektir. Çizimle ilk uğraşları lise yılarında yaptığı karakalem çalışmalarla oldu. 98 yazında ilk karakalem desen denemeleri yaptı, yaptığı desenleri daha sonra yağlı boya çalışmalara uyarladı, bu süreçte arayış, araştırma ve denemelere ağırlık verdi. Hiç bir eğitim ve ders almayan tamamen kendi araştırma ve denemeleriyle çalışmalarını sürdürmektedir.
CAN GÖKNİL
Can Göknil, 1945 yılında Ankara'da doğdu. 1966 yılında İstanbul, Arnavutköy Kız Koleji’nden mezun oldu. Resim çalışmalarını, bir rastlantı sonucu tanıştığı ressam-seramik sanatçısı Seniye Fenmen'in atölyesinde, lise yılları boyunca sürdürdü. Bu konuda bilgisini geliştirmek üzere Amerika'ya gitti.